Srebrenitsa İhaneti ve Batı’nın Ahlaki İflası
ali güneş
gunesali1@gmail.com
Srebrenitsa, Bosna-Hersek'te, Republika Srpska bölgesinde yer alan küçük bir dağ kasabasıdır. Birkaç kez ziyaret etme fırsatı bulduğum ve “Gümüş Madeni” olarak da anılan bu küçük kasabanın başlıca geçim kaynakları tuz madenciliği ve yakınındaki kaplıcadır.
Ancak bu küçük, mütevazı kasaba tuz madenciliği ve kaplıcasıyla değil, 20. Yüz yılın sonlarında insanlık tarihinin gördüğü en büyük utançlardan biri olan "soykırım"la anılmaktadır; bu utanç, insanlık var olduğu sürece hep hatırlanmaya devam edecektir.
Bundan tam 31 yıl önce, 11 Temmuz 1995’te bu küçük kasaba, Temmuz ayının kavurucu sıcağında, dünyanın gözü önünde bir soykırımın gerçek zamanlı olarak yaşanmasına tanık oldu ve karşılık olarak da maalesef sağır edici, korkak, çifte standartlı bir sessizlikten başka bir şey bulamadı. Mavi kelebekler şehri Srebrenitsa sadece Balkanlar’da coğrafi bir yer değildi; bir sığınaktı. Birleşmiş Milletler Barış Gücü askerlerinin kasklarının mavi boyasına kazınmış ve uluslararası toplumun ahlaki(!) otoritesiyle mühürlenmiş(!) bir “BM Güvenli Bölgesi” idi. Ancak kasaplar geldiğinde, bu sığınak bir mezbahaya, koruyucular ise bir ölüm kampının gardiyanlarına dönüştü. 8.000’den fazla masum Bosnalı Müslüman erkek ve çocuğun katledilmesi, 2. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Holokost’tan bu yana Avrupa topraklarındaki en karanlık leke olarak kalmaya başladı. Ancak Srebrenitsa’nın kanı sadece Ratko Mladić ve cellatlarının ellerini lekelemekle kalmadı; müdahale cesaretine karşı kayıtsızlığın rahatlığını seçen Batı dünyası vicdanını da kalıcı olarak lekelemiştir.
Kasabanın hemen yakınındaki Potočari köyünde, kavurucu güneşin altında duran annelerin gözlerindeki şaşkınlığa bakmak ve onu anlamak gerekir. Çaresiz, bitkin ve dehşete kapılmışlardı; yine de masum bir şekilde güvenlik yanılsamasına tutunuyorlardı. Sırp paramiliter güçlerinin erkekleri kadınlardan ayırdığını izlediler şaşkın, şaşkın ve çaresizce. Annelerinin kollarından koparılan oğulların, eşlerinin kollarından koparılan kocaların acı dolu çığlıklarını dinledi dağlar, taşlar ve kuşlar; kurşuna dizileceklerini ve buldozerlerle gömüleceklerini, her bakışın, her sarılışın son olduğunun farkındaydılar.
Peki, Birleşmiş Milletler Barış Güçleri ne yaptı? Kenarda durup seyrettiler. Su dağıttılar. Başlarını çevirdiler. Umudu ve uluslararası korumayı simgeleyen mavi miğferler, birdenbire mavi gözbağlarına dönüştü. Göremez oldular veya görmek istemediler. Batı, barış gücü askerlerini Bosnalı Müslümanları kurtarmak için değil, terk edilişlerini meşrulaştırmak için sahaya sürmüştü.
Batı dünyasının Bosnalı Müslümanların katliamına karşı kayıtsızlığı sadece bir politika başarısızlığı değildi; mide bulandırıcı bir çifte standarttan kaynaklanan derin bir ahlaki iflasın tescilli bir göstergesiydi. Batı, on yıllarca “Bir Daha Asla” doktrinini vaaz etmişti. Kurumlar kurmuş, sözleşmeler hazırlamış ve aydınlanmış, savaş sonrası “insancıllıklarıyla” kendilerini tebrik etmişlerdi. Ancak kurbanlar Bosnalı Müslümanlar olduğunda, kan Avrupa’nın kalbinde, ağırlıklı olarak İslami bir bölgede döküldüğünde, Batı’nın ahlaki ve insancıllık pusulası aniden arızalandı.
Nerede öfke? Batı’nın kendi jeopolitik çıkarları veya kendi vatandaşları tehdit edildiğinde kolaylıkla devreye soktuğu hızlı ve kararlı askeri müdahale neredeydi? Eylem yerine, Batı’nın başkentleri -Londra, Paris, Washington, New York- bürokratik bir yalakalık sundular. Kısır diplomatik kınamalar sundular; kameralar önünde hamaset kokan sahte beyanatlarda bulundular; delegelerin biri geldi, biri gitti; sorun çözülecek, çözülmek üzere gibi söylemler havada uçuştu. Kısaca, titizlikle planlanmış, endüstrileşmiş soykırımı “eski etnik nefretler” olarak geçiştiren tembel, oryantalist bir anlatıyı bütün dünyaya sundular. Bütün bu ifadeler ve teşebbüsler şunu gösterdi ki eylemsizliği haklı çıkarmak için kullanılan nihai Batı kaçamağı ırkçı ve küçümseyici bir klişeydi. Neticede, Bosnalı Müslümanların bir şekilde katledilmeye mahkûm olduklarını; ölümlerinin komşuları tarafından yürütülen kasıtlı, modern bir imha kampanyasının sonucu olmaktan ziyade, kültürlerinin ve inançlarının trajik ama kaçınılmaz bir özelliği olduğunu ima ediyorlardı.
Srebrenitsa soykırımında çifte standartlar apaçık, acımasız ve affedilemezdi. Kurbanlar farklı bir dine mensup olsaydı, coğrafya Batı hassasiyetlerine biraz daha yakın olsaydı, gökyüzü müttefik savaş uçaklarıyla dolup taşardı. Hatta uçuşa yasak bölgeler bile ablukaya alınır, girilirdi, hassasiyetle müdahale edilirdi ve sonuç alınır. Ancak kurbanlar Bosnalı Müslümanlar olduğu için Batı, birçok yerde olduğu gibi, onların hayatlarını feda edilebilir olarak gördü ve öyle oldu. Bosna Müslümanlarının çektikleri acı, diğer insanlar gibi sadece insan olmanın, insan olarak var olma ve yaşama haklarının güçlü bir şekilde savunulması yerine, küçümseyici bir acıma duygusuyla karşılanmış olmalarıydı. Uluslararası toplum, kuşatma altındaki silah bakımından yetersiz Bosna hükümet güçlerine yönelik olarak orantısız bir silah ambargosu uyguladı ve kurbanların ağır silahlı saldırganlara karşı kendilerini savunamamaları için fiili bir ortam hazırladı. Batı sadece seyirci kalmadı; katliamın başarılı olmasını sağlamak için adaletin terazisini aktif olarak manipüle etti.
Bu ihanetin duygusal bedeli Balkanları bugün bile rahatsız eden bir hayalet. On yıllar sonra bile, kocalarının ve oğullarının parçalanmış kemiklerini toplu mezarlardan bir araya getirmek için toprağı eşeleyen anneler de yaşıyor; gözyaşlarını mürekkep edip, dualarla süsleyerek yaşadıklarını anlatıyorlar, yazıyorlar, haykırıyorlar, arşivliyorlar, ölümsüzleştiriyorlar. Dul kalan kadınlar, babasız büyüyen, soyları kurşuna dizilerek yok edilmeye çalışılan çocuklar da her yıl aynı acıları yaşıyorlar. Oysa medeni dünya televizyon ekranlarında renkli ışıklar önünde çatışmanın anlamını tartışıyordu. Batı, anneleri oğullarından, kadınları kocalarından, çocukları babalarından, kardeşleri kardeşlerinden ve de önemlisi geleceklerinden mahrum etti; ardından bölge, etnik hatlar boyunca parçalandığında şaşırmış gibi davranmaya cüret etti.
Srebrenitsa Batı “insancıllığının” maskesini düşürdü. “Kurallara dayalı uluslararası düzenin” çoğu zaman zayıfları ezmek için kullanılan bir sopadan başka bir şey olmadığını, güçlülerin ise BM üslerinin gölgesinde masumları katletmesine izin verildiğini ortaya koydu. Srebrenitsa soykırımı, küresel elitin gözünde bazı hayatların yas tutulmaya değer görüldüğünü, diğerlerinin ise kaka kuka olarak, jeopolitiğin büyük ve çıkarcı oyun sahnesinde ikincil bir “hasar” olarak kabul edildiğini göstermiştir.
1995 katliamına geriye dönüp baktığımızda, Srebrenitsa’nın hatırasının boş ve hamasi sözlerle ya da eylemsizlikte suç ortağı olan politikacıların içi boş söylemleriyle sulandırılmasına izin verilmemelidir. Ormanda hayvan gibi avlanan erkeklerin ve çocukların yaşadığı dehşet empati edilmeli ve sürekli olarak hatırlanmalıdır. Tel örgüler önünde ağlayan annelerin, kadınların ve çocukların gözyaşları, bir daha dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimseye karşı, her ne sebeple olursa olsun böyle bir katliamın yaşanmaması adına hafızalarda hep taze tutulmalıdır. Ve Avrupa’nın kalbinde Müslümanlara yönelik bir soykırımı izleyen ve bunu durdurmanın zahmete değmeyeceğine karar veren Batı dünyasının derin, affedilemez sessizliği de unutulmamalıdır.
Srebrenitsa’nın kanı topraktan feryat ediyor; annelerin, eşlerin ve çocukların gözyaşları hâlâ oluk oluk akıyor, torunlar acı hikâyeleri dinleyerek büyüyorlar ve dünya bu korkunç gerçeği kabul edene kadar bu feryatlar ve gözyaşları asla durmayacak: Tetiği çekenler faillerdi, ancak Batı’nın kayıtsızlığı silahlara mermileri doldurdu.
Comments
Post a Comment