Bilginin Farklılaşması ve Kurumsal Misyon: Araştırma ve Öğretim (Teaching) Üniversitelerinin Karşılaştırmalı Analizi

Ali Güneş

gunesali1@gmail.com

 

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşın oğlunun sünnet merasimine katıldım. Oturduğum masada birkaç arkadaşımla sohbet ediyordum. 

Arkamdan birisi omuzuma dokundu ve hocam “Merhaba” dedi. Ben de “merhaba” dedim.  Devamında “Sizin isminizi duydum; ismim X. Yenice doçent oldum,” dedi.

Ben de “Hayırlı olsun. İnşallah en kısa zamanda profesör olmakta nasip olur, hocam,” dedim.

Hoca durmadı: “Bu unvan benim için önemliydi. Üniversitemiz bir araştırma üniversitesi. Yeni unvanım üniversitemizin araştırma çabalarına çok büyük katkı sağlayacak,” dedi.

Ben de “muhakkak, hocam,” dedim.

Sonrasında kendi kendime, “Bir akademisyen, yeni tanıştığı kişiye sorulmadan yeni unvanından neden bahseder?” diye düşündüm. Açıkçası, “biraz da garibe gitti.”  

Anladım, ülkemizde çoğu zaman gelenek ve kültüre dayalı olarak kişi kendini tanıtırken önce unvanıyla başlıyor. Hatta kitap kapakları ve kapı zillerinde bile bunu görmek mümkün. Bu aslında sadece akademik dünyada değil. Diğer meslek dallarında da mevcut. 

Buna bir ihtiyaç var mı diye düşündüm. Hoca kendisini sadece adıyla tanıtsa ne olurdu? Bizden bir “bilim adamı” olduğunu vurgulayarak saygı mı bekledi? İlk iletişim kurduğumuzda bir anda neden “ben” ve “siz” ötelemesine/ikilemesine gitti? Belki de ben çok abarttım. 

Ne yani…

İnsanların evleriyle, arabalarıyla, giydikleri marka elbiselerle, ayakkabılarıyla, taktıkları saatlerle, makamlarıyla, aldıkları maaşlarla tanımlandığı günümüzde hocanın unvanıyla kendini tanıtması neden garip olsun ki? 

Biraz mutlu olmak bizim de hakkımız değil mi?

Ama bunun farklı sebepleri olabileceğini düşündüm. Birincisi, üniversite dışında ilk kez tanıştığı kişilere unvanıyla kendini tanıtan bir hoca, “Bu benim kimliğim,” diyor ve kendisini hemen diğerlerinden farklı bir “pozisyona” yerleştiriyor. İkincisi, bu ‘pozisyon’ içinde, bakın, ben farklı biriyim imasını yaparak kendisine alan açma ve ayrıcalıklı olma teşebbüsüne giriyor olabilir. Üçüncüsü, bilim adamı olması nedeniyle sosyal ve kültürel olarak karşı taraftan “güven” ve “saygınlık” bekliyor olabilir. Son olarak, biz biraz reklam ve tanıtım yapmayı severiz. Sebepler çoğaltılabilir.  

Eve geldikten sonra taze doçent hocanın araştırma üniversitesini, öğrenci ve akademik profillerini, akademik programlarını, enstitülerini, laboratuvarlarını ve diğer altyapılarını, ayrıca ulusal ve uluslararası sıralamalardaki yerini inceledim. Tabii ki üniversite bir araştırma üniversitesi olarak bayağı bir ilerleme kaydetmiş ve muhtemelen de kaydetmeye devam edecektir. Benim daha önce “araştırma” ve “öğretim” üniversiteleri ile ilgili yapmış olduğum çalışmalar ve okumalarımla karşılaştırdığımda bazı farklılıklar olduğunu gördüm. Bu nedenle “araştırma” ve “öğretim” üniversiteleriyle ilgili edindiğim bilgileri aşağıda kısaca özetlemeye çalıştım. Umarım farklı bir bakış açısı sunabilirim.

Modern yükseköğretim kurumlarının her biri, belirli toplumsal, ekonomik ve entelektüel görevleri yerine getirmek üzere tasarlanmış karmaşık bir ekosisteme sahiptir. Bu ekosistemin özünde, kurumsal misyonda temel bir farklılık yatar: “araştırma üniversitesi” ve “öğretim üniversitesi.” Her iki kurum, yükseköğretimde kendilerine atfedilen temel görevleri yerine getirirken insan sermayesinin geliştirilmesi, eğitim-öğretim faaliyetlerinin gerçekleştirilmesi, akademik derecelerin verilmesi, kaynak tahsislerinin ihtiyaçlar doğrultusunda yapılandırılması, yeni bilgilerin üretilmesi, toplumsal sorunların çözümüne katkı sağlaması ve ülkelerin kültürel birikimleri doğrultusunda hareket etmesi noktasında önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Karşılaştırmalı ve karşıt bir analiz yoluyla, “araştırma” ve “öğretim” üniversitelerinin öğrenci gelişimine yönelik temel amacı paylaşırken, epistemolojik yönelimlerinde temelden farklı oldukları görülmektedir; “araştırma üniversitesi” daha çok bilgi üretme ve küresel inovasyon için bir motor görevi görürken, “öğretim üniversitesi” bilgi aktarımı, pedagojik inovasyon ve yerelleştirilmiş öğrenci gelişimi için bir merkez olarak işlev görmektedir.

Tarihsel olarak bakıldığında, üniversitelerin sınıflandırılması 19. Yüzyılda ortaya çıkan Humboldt modeline dayanmaktadır. Bir araştırma üniversitesi, öncelikle yeni bilgi üretimine, geleceğin akademik araştırmacılarının eğitimine ve bulguların toplumsal ve ekonomik faydalara dönüştürülmesine olan bağlılığıyla tanımlanır. Bu kurumsal türün en belirleyici ölçütü, özellikle kapsamlı doktora programları olmak üzere, sağlam bir lisansüstü altyapıya sahip olmasıdır. Kısaca, lisans programlarında lisans öğrencisinden çok doktora öğrencisinin var olması anlamına gelmektedir. Bu tür bir araştırma üniversitesi, yalnızca mevcut bilgiyi öğretmekle kalmaz; yapısal olarak yeni bilgi üretmek için gelecek nesil bilim insanlarını yetiştirmekle de yükümlüdür.

Lisansüstü eğitim altyapılarının ötesinde, araştırma üniversiteleri gelişmiş laboratuvarlar, bilgilerin özel olarak arşivlendiği, depolandığı, korunduğu ve gelecek kuşaklara aktarıldığı, ayrıca bütün dünya ile paylaşıldığı devasa fiziksel ve entelektüel kaynaklarla da karakterize edilir. Bu araştırma girişimi, son derece büyük bir sermayeye ihtiyaç duyduğundan, araştırma üniversiteleri gerek kamu kaynaklarından gerekse özel vakıflardan ve kurumsal ortaklardan gelen dış rekabetçi hibe fonlarına büyük ölçüde bağımlıdır. Sonuç olarak, araştırma üniversitelerindeki öğretim üyesi ödül sistemleri büyük ölçüde araştırma çıktısına yöneliktir. Hâkim olan “yayınla ya da yok ol” paradigması, öğretim üyelerine kadro ve kurumsal prestij elde etmek için dış fon sağlamaları ve hakemli, disiplinlerarası konuları irdeleyen, etki faktörü yüksek indeksli dergilerde yayın yapmaları gerektiği gerçeğini dayatır. Dahası, bu üniversiteler modern inovasyon ekonomisinde temel kurumlar olarak hareket eder. Teknoloji transfer ofisleri, patentleşme ve yan kuruluş şirketlerinin kurulması yoluyla, bölgesel ve küresel ekonomik kalkınmayı yönlendirmek için araştırmayı aktif olarak ticarileştirirler.

Yukarıdaki araştırma, yeni bilgi üretimi ve etkili yayın yapabilmek için araştırma üniversitelerinin farklı bir istihdam sistemi uygulaması gerekliliğini de ortaya koymaktadır. Akademik personeli seçerken öncelikle araştırma verimliliğini, hibe alma potansiyelini, akademik nitelikleri ve uzun araştırma tecrübesini dikkate almak gerekir. Bu nedenle araştırma üniversiteleri bilimsel ve akademik bilginin ilerletilmesine odaklanan titiz ölçütler aracılığıyla adayları değerlendirir. Kısaca, araştırma üniversitelerinde akademik personel araştırmacı olarak istihdam edilir; ders yükleri ya yoktur ya da en fazla 1 derse girer.  

Buna karşılık, eğitim üniversiteleri, liberal sanat eğitim kurumları, bölgesel kapsamlı üniversiteler ve meslek yüksekokullarını kapsayan yükseköğretim kurumlarıdır. Eğitim üniversiteleri mevcut bilginin aktarılmasına, uygulanmasına ve toplumsal hayata bağlanmasına öncelik verir. Başlıca başarı ölçütleri lisans eğitim deneyiminin kalitesi, öğrenci devamlılığı ve pedagojik yeniliktir. Bu üniversitelerdeki müfredat ve kurumsal kaynaklar neredeyse tamamen lisans öğrencilerinden gelen kaynaklara odaklanmıştır. Buna göre, öğretim üyesi ödül sistemleri öğretim mükemmelliğine, müfredat geliştirmeye ve öğrenci mentorluğuna büyük önem vermektedir. Terfi ve kadro, disiplinlerarası araştırma çıktısından ziyade, akran değerlendirmesine tâbi olup öğretim değerlendirmelerine ve pedagojik araştırmalara bağlıdır.

Öğretim odaklı üniversitelerde akademik personel seçimi kriterleri, yoğun araştırma çıktılarından ziyade öncelikle pedagojik yeterliliğe, öğretim deneyimine ve öğrencilerle etkileşime vurgu yapar. Temel değerlendirme alanları genellikle sınıf içi performans, müfredat tasarımı ve akademik nitelikleri içerir.

Eğitim üniversitesinin finans kaynakları öğrenci hizmetlerine ve öğrenme ortamına yönlendirilir. Fonlar yurt yaşamına, akademik danışmanlığa, öğrencilerin psikolojik sağlığı hizmetlerine ve son derece destekleyici bir eğitim ekosistemi oluşturmak için düşük öğrenci-öğretim üyesi oranlarının korunmasına tahsis edilir. Kültürel ve sivil açıdan, eğitim üniversiteleri genellikle bölgesel işgücü potansiyelini geliştirme ve yukarı doğru sosyal hareketlilik sağlamaya odaklanır. Başarıları, küresel araştırma sıralamalarıyla değil, yerel demografik yapılarıyla etkileşim kurma ve öğrencileri acil mesleki ve sivil katılım için hazırlama yetenekleriyle ölçülür.

Bu derin farklılıklara rağmen, karşılaştırmalı bir analiz iki üniversite türü arasındaki önemli örtüşmeyi de kabul etmelidir. Her ikisi de diploma veren, akredite edilmiş, yetkin ve doktora derecesine sahip öğretim üyeleri tarafından yönetilen kurumlardır ve her ikisinin de görevi öğrencilerin eleştirel düşünme becerilerini ve entelektüel olgunlaşmalarını teşvik etmektir. Dahası, akademik literatür sıklıkla “öğretim-araştırma ilişkisini” vurgular; bu, araştırma ve öğretimin birbirini karşılıklı olarak güçlendirdiği teorik bir önermedir. Bu ilişkinin savunucuları, aktif araştırmacıların en güncel bilgileri sınıfa getirdiğini, öğrencilere ilham verdiğini ve onlara disiplinli bir düşünme becerisi kazandırdığını savunmaktadır. Sonuç olarak, her iki kurum türü de giderek artan bir şekilde, bilgi yaratımı ve bilgi aktarımı arasındaki çizgileri doğal olarak bulanıklaştıran lisans araştırması, yurt dışı eğitim ve bitirme projeleri gibi yüksek etkili uygulamaları kullanmaktadır.

Ancak iki üniversite modelini karşılaştırdığımızda, temel misyonlarındaki farklılık epistemolojik yönelimlerinden başlayarak son derece belirgin hale gelir. Araştırma üniversitesi, genellikle oldukça uzmanlaşmış, disiplinlerarası alanlarda insan anlayışının sınırlarını zorlayarak yeni bilgi üretmeye yöneliktir. Buna karşılık, eğitim üniversitesi öğrencilerin mevcut bilgiyi nasıl anladıklarına, uyguladıklarına ve bütünleşik bir dünya görüşüne nasıl entegre ettiklerine odaklanarak bilginin aktarılmasına ve sentezlenmesine yöneliktir. Bu epistemolojik ayrım, finansal ve yapısal modelleri doğrudan etkiler. Araştırma üniversiteleri karmaşık ve merkezi olmayan bürokrasiler olarak faaliyet gösterir. Araştırma girişimleri genellikle doğrudan gelirlerinden daha maliyetli olduğundan, lisans öğrenim ücretleri ve devlet fonları araştırma laboratuvarlarının ve yüksek lisans burslarının büyük bir bölümünü karşılamaya yardımcı olan çapraz sübvansiyon modeline güvenirler. Eğitim üniversiteleri ise ağırlıklı olarak öğrenim ücretlerine bağımlıdır ve finansal modelleri kayıt yönetimi ve yüksek kaliteli, öğrenci merkezli bir eğitim ürününün sunulması etrafında yapılandırılmıştır.

Bu yapısal farklılık, nihayetinde farklı öğretim üyesi kültürlerinde ve öğrenci deneyimlerinde kendini gösterir. Araştırma üniversitelerindeki öğretim üyesi kültürü küresel odaklıdır; profesörler uluslararası disiplinlerarası meslektaşları arasında prestij kazanmaya çalışırlar ve bu durum genellikle öğretimin araştırmaya göre ikincil bir yükümlülük olarak görüldüğü bir ortam yaratır. Öğretim üniversitelerinde ise öğretim üyesi kültürü yerel ve öğrenci odaklıdır. Birincil mesleki kimlik, eğitimci ve mentör kimliğidir ve prestij, pedagojik yenilik ve öğrenci başarısından kaynaklanır. Lisans öğrencileri için bu, belirgin şekilde farklı günlük deneyimlere yol açar. Araştırma üniversitelerinde eğitim genellikle büyük konferans salonlarında verilir ve eğitimin ileri safhası lisansüstü asistanlar aracılığıyla tartışma alanlarına dönüştürülerek sürdürülür. Doktora öğrencileri geniş araştırma olanaklarına ve araştırma becerilerine sahip olsalar da, genellikle öncelikle laboratuvarlarına ve yayınlarına odaklanan öğretim üyelerinin araştırmaya zaman ayırmalarına yardımcı olmak zorundadırlar. Öğretim üniversitelerinde ise öğrenci deneyimi, küçük seminer sınıfları, kadrolu öğretim üyeleriyle doğrudan ve öğrenciyle yakın iletişim kurarak öğrencinin derse ve diğer etkinliklere katılımını sağlamak ve öğrencilerin bireysel özelliklerini ön plana çıkarabilmek için tasarlanmış, son derece iyi organize edilmiş bir ortamı içerir.

Sonuç olarak, araştırma üniversitesi ve öğretim üniversitesi yükseköğretim ekosisteminin iki farklı ancak birbirini tamamlayıcı sütununu temsil etmektedir. Araştırma üniversitesi, doktora altyapısı, büyük dış finansmanı ve disiplinlerarası araştırma çalışmasına odaklı öğretim üyesi kültürüyle tanımlanan, temelde bir bilgi üretim kuruluşudur. Öğretim üniversitesi ise lisans eğitimine odaklanması, pedagojik yenilikçiliği ve öğrenci mentorluğu odaklı öğretim üyesi kültürüyle tanımlanan bir bilgi aktarım kuruluşudur. İkisi arasındaki sınırlar biraz geçirgen olsa da –araştırma üniversiteleri lisans eğitimini iyileştirme konusunda artan baskıyla karşı karşıya kalırken, öğretim üniversiteleri araştırma hibelerinin prestijini ararken misyon kayması yaşıyor– temel ikilik bozulmadan kalmaktadır. Sağlam ve dirençli bir yükseköğretim ekosistemi, hem araştırma üniversitesinin insan bilgisinin sınırlarını zorlamasını hem de öğretim üniversitesinin gelecek neslin kapsamlı bir şekilde eğitilmesini, kritik-analitik düşünme becerisine sahip olmasını ve bu bilgiyi geliştirebilecek donanıma sahip olmasını sağlamasını gerektirir.

Biraz karmaşık oldu ama umarım meramımı biraz izah edebilmişimdir.

Comments

Popular posts from this blog