Kara Cuma, Tüketim Çılgınlığı ve Kimlik Erozyonu

ali gunes

gunesali1@gmail.com

 

Her tarafta Kara Cuma reklamları

Kara Cuma Posterleri,

Dükkânların Camekânlarında renkli renkli Kara Cuma ışıklandırmaları…

Her tarafta %50, %75 indirim duyuruları…

Ama bu dönem “Söylem Analizi” dersi verdiğimden “Kara Cuma” kelimelerine taktım kafayı…

Nedir bu Kara Cuma, ne işe yarar, yenir mi, içilir mi…

Arkasında önün de ne var, neden reklamı yapılıyor, ışıklı tabelalar neyin nesi…

Neden “Kara Cuma” deniliyor?

%50, %75 indirimler neyin nesi?

Vitrinlerde ve raflarda satılmayı bekleyen ürünlerin gerçek fiyatları neydi de bu indirimler var?

Yoksa patronlar insafa gelip fakir fukaraya iyilik mi yapmak istiyorlar?

Yoksa hepimiz bir sarmalın için yuvarlanıp gidip, farkında olmadan bir illüzyonu mu yaşıyorduk?

Bu illüzyon bedenimizi, beynimizi, ruhumuzu kuşatıp gerçeği görmemizi engelliyor muydu?

Bu koşuşturmaca nedir?

Neyin peşindeyiz?

Kısacası sorular var sorular içinde…

Dedim ya “Söylem Analizi” dersi veriyorum…

XXX

Kara Cuma terimi, Müslümanlar tarafından sevilmiyor…

Eleştiriliyor…

Onun yerine “Muhteşem Cuma,” “Şahane Cuma” terimleri kullanılıyor…

Müslümanlar için, Cuma kara olamaz…

Cuma haftalık, hayırlı bir bayram günü demek…

Cuma, af ve mağfiret vakti demek...

Cuma, muhasebe ve yenilenme zamanı demek...

Kısaca Cuma, Müslümanlar için toplu ibadet, manevi arınma, kardeşlik ve bereketin sembolü olan mübarek bir bayram günü demek…

XXX

O zaman nedir bu “Kara Cuma?

XXX

Yapmış olduğum kısa araştırmalara göre Kara Cuma genellikle “çağdaş seküler bir festival, çılgın alışveriş tutkunlarının şişirilmiş fiyatların indirimli olarak satın alabildiğini düşünen tüketicilerin gösterisi olarak tanımlanabilir.”

Ancak, Kara Cuma’yı sadece ticari bir etkinlik olarak görmek, arkasında yatan derin ekonomik, ideolojik, kültürel ve psikolojik önemini yanlış yorumlamak demektir.

Kara Cuma, takvimde sıradan bir gün değildir…

Vahşi Batı kapitalizmin ve insanlığa dayatılan çılgın tüketim kültürünün altında yatan mantığın en canlı ve yoğun ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Karşı konulamaz satın alma arzusunu ve kültürünü şiddetli bir şekilde teşvik eden, psikolojik olarak tüketim bağımlılığını besleyen ve en sinsi olanı ise bireysel kimlikleri sahip olunan madde ve eşyalar aracılığıyla yeniden şekillendiren, tanımlayan, bireyleri tüketicilere, arzuları ise algılanan sanal ihtiyaçlara dönüştüren bir ritüel işlevi görmektedir.

Kara Cuma, özünde rasyonel düşünceyi kısa devre yaptırmak ve “tüketme dürtüsünü” artırmak için tasarlanmış, özenle süslü şekillerde düzenlenmiş ve organize edilmiş bir gösteriden ibarettir. Herbert Marcuse gibi düşünürlerin eleştirdiği gibi, “vahşi kapitalizm insanların gerçek ihtiyaçlarını karşılamanın yanında sahte ihtiyaçlar üretmek ve daha fazla tüketimi sağlayarak beslenir.” Bireylerin mal ve eşya edinerek tatmin aramaya şartlandırıldığı bir dünyada Kara Cuma, kısa süreli coşkulu sanal bir mutluluk oluşturur.

Kara Cuma, kapitalist ideolojinin doruk noktasıdır. Sınırlı süreli teklifleri, anlık indirimleri, geri sayımlı gün ve saatleri ile yapay bir kıtlık ve panik duygusu yaratarak kitleleri satın almaya, tüketmeye ve daha fazla satın alıp tüketmeye yönlendirir. Kullanılan dil, nazik sıradan bir teşvik değil, mücadele ve aciliyet duygusudur: “Reyonlara akın edin,” “Rakipsiz fırsatlar,” “Stoklar tükenene kadar,” “Kaçırılmayacak fırsatlar” ve “İki alan bir bedava” gibi kitleleri yönlendirecek sloganlar kulaklarda çınlar. Bu ortam, kasıtlı olarak çevresel bir etki ve sürü psikolojisine dönüşerek insanların tasarruf etme ve uzun vadeli planlama yapabilme reflekslerini etkisiz hale getirir. Alışveriş yapan kişiler artık, düşünerek ve planlayarak alışveriş yapan değil, ürünün faydasından bağımsız hareket eden, yönlendirilmiş, psikolojik olarak inandırılarak kontrol edilen ve yaptığı eylemin onu ana hedefe ulaştıracağına inandığı çılgın bir AVM bağımlısı haline dönüşür.

Bu tasarlanmış, planlanmış zorunluluk, tüketim bağımlılığına açılan kapı görevi görür. Her bağımlılık gibi, bir özlem, mal/eşya edinme hırsı, geçici tatmin ve sürekli yenilenen/farkına varmadan dayatılan satın alma-tüketme özlem döngüsü içinde akıp gitmekteyiz. Aşırı indirimli iyi bir televizyon, kaliteli bir bilgisayar veya olmazsa olmaz bir oyuncak edinmenin verdiği “üstünlük” hissi güçlü ama kısa ömürlüdür. Kazanmanın, harcamanın ve ihtiyaç olmadığı halde satıl alınmanın verdiği “suni” haz, hızla metabolize edilir, bilinçaltına girer ve geride kredi kartı borçları ile muhtemelen gereksiz yapılan bir alışverişin farkına varıldığında duyulan pişmanlık kalır.

Kara Cuma ve onun gibiler, bu döngüyü yıl boyunca tekrarlayarak, sürekli reklamlar, sözde kampanyalar ve yoğun sosyal medya paylaşımlarıyla farkına varmadan bağımlılık durumunu normalleştirir ve bireyler bu durumu normalmiş gibi hayatın bir parçası olarak görmeye başlarlar. Buna ister can sıkıntısı deyin, ister tatminsizlik, isterse sosyal durumu koruma deyin, kişinin bilinçaltında oluşturulan istek veya bağımlılık, sürekli satın alma arzusunu öğretir ve hayata geçirilmesini sağlar. Şükran Günü’nün ertesi günü, kişinin sahip olduklarına şükretmesiyle ilgili bir bayram olarak kabul edilir ve yerini, kapitalist mekanizmayı ayakta tutacak tatminsizlik, kısa süreli tatmin döngüsünü mükemmel şekilde gösteren, kişinin sahip olmadığı şeylerin amansızca peşinden koşmasına adanmış bir güne bırakır.

Ancak en derin hasar bireysel kimliğe verilir. Geleneksel kimlik kaynaklarının (topluluk, meslek, inanç) zayıfladığı ve giderek daha da zayıflayan günümüz dünyasında, sahip olunan mal ve eşya bireyin kendini ve başkalarını tanımlamanın temel bir yolu haline gelmiştir.

Aldıkları maaşa,

Giydikleri elbisenin markasına,

Oturdukları evin büyüklüğüne ve gösterişine, hatta oturduğu semte,

Kullandıkları arabanın markası ve sekmeninin ne olduğuna,

Kolundaki saate,

Kullandığı cep telefonunun markasına,

Okuduğu okula…

Yemek yediği lokantaya,

Ve tatilini geçirdiği yere ve kaldığı otele,

Göre tanımlıyorlar…

Al size bal gibi kimlik….

Amma da gericiy imişim be…

Ne var bunda sanki…

Sosyolog Zygmunt Bauman buna “sıvı modern” yaşam adını vermiştir; kimlikler erozyona uğramış, piyasa tercihiyle sürekli olarak her gün yeniden inşa edilmektedir. Biz aslında satın aldığımız ve tükettiğimiz şeyleriz. Kara Cuma, bu süreci önemli ölçüde hızlandırarak çok çeşitli kimlik sembollerini uygun fiyatlarla bizlere sunmaktadır. Bir Apple ürünü yaratıcılığı ve inceliği temsil eder; belirli bir spor giyim markası sağlık ve tarz bağlılığını gösterir; bir oyun konsolu ise meraklılardan oluşan bir topluluğa giriş imkânı sağlar.

Bu performans bize oldukça sosyal bir durum olarak sunulur. Saatlerce kuyrukta beklemenin ortak deneyimi, diğer alışverişçilerle kurulan dostluk ve rekabet, ardından sosyal medyadaki paylaşımlar, övünmeler ve beğenmeler, “başarılı” bir tüketici kimliğinin şekillenmesinin bir parçasıdır.

Ancak bu kimlik, özünde kırılgan ve yalnızlaştırılmış bir kimliktir. Bu kimlik, sürekli olarak dış dünyadan onaylanmaya, beğenilmeye ve başkalarıyla karşılaştırılmaya ihtiyaç duyar. Bu da başkalarıyla "rekabet etmek, onlardan geri kalmamak için sürekli olarak onlarla aynı pahalı şeylere sahip olmak veya aynı şeyleri yapmak" anlamına gelir. En yaygın anlamları “komşusuyla aşık atmak,” “aşağı kalmamak,” “kim daha üstün olacak” veya “benim neyim eksik” şeklinde de düşünülebilir. Kimlik, özenle seçilmiş bir marka koleksiyonuna, sanal bir izleyici kitlesi için iyi bir performansa dönüşür. Bu dışsal kimlik, bireyin kişisel değerlerinin, olgun ve güçlü karakter oluşumunun, eleştirisel düşüncesinin ve bireyin iç dünyasını oluşturan onca değerlerin gelişimini engeller. Kısaca bireyin içi boşaltılır, değeri karakteriyle değil, sahip olduğu eşya ve mal ile ölçülür. Karl Marx’ın “meta fetişizmi” (üretim ve değişimin ekonomik ilişkilerini, insanlar arasında var olan ilişkiler olarak değil, para ve mal arasında var olan toplumsal ilişkiler) olarak adlandırdığı bu durumda ilişkiler, insanlar ve nesneler arasındaki sosyal etkileşimlere aracılık eder.

Sonuç olarak, Kara Cuma'yı eleştirmek, gelişmiş kapitalizmin ruhunu eleştirmektir. Kara Cuma ile geldiği sanılan bir indirim, düşünülenden daha fazlasını alıp götürmektedir. Bu durum aşırı tüketimi meşrulaştıran, farkında olmadan tüketim bağımlılığı yapan, satın alma davranışlarını standartlaştıran ve insanın ruhuna, bilinçaltına hükmederek kontrol eden güçlü bir kültürel mekanizmadır. Arzuyu çılgın bir zorunluluğa dönüştürerek ve tüketimi kimliğe giden ana unsur olarak sunarak, insanın karmaşık yapısını tek bir piyasa, satın alma-tüketim odaklı boyuta indirger. Kara Cuma’nın gerçek bedeli bir fiyat etiketinde değil, memnuniyet ve mutluluk kapasitemizin sessizce aşınmasında, rasyonel düşünme ve karar verme özgürlüğümüzün altüst edilmesinde ve sahip olduğumuz eşya ve malların sadece bir yanılsamaya dönüşmesinde yatar. Uzun kuyruklar ve kalabalık dükkanlar yalnızca bir ticaret gösterisi değil, aynı zamanda daha derin anlamlar ifade ederek bir festivalde kendilerini arayan, ancak eşyanın içinde geldiği plastik ambalaj kadar kırılgan bir kimliğin geçici bir tatmin bulmaya çalışmasına ortam hazırlayan bir tablodur.

Son sözü Jean Baudrillard’a bırakalım: “Mutluluk için çaba harcamak ve onu hak etmek gerekir. Oysa sen mutluluğu sadece tüketmek istiyorsun; bu nedenle o senden kaçıyor; çünkü senin tarafından tüketilmek istemiyor.”

Comments

Popular posts from this blog